FANDOM


İmparator Çağında köle olarak satılmak üzere alıkonulan bir grup esirin özgürlüklerine kavuşmasını ve Mineria'nın kahramanları olmalarını konu alan campaign.

OyuncularEdit

Önemli NPC ListesiEdit

Claire'in Günlüklerinden Bir KopyaEdit

Bu günlüğü kesinlikle daha önce tutmaya başlamam gerekiyordu ama her şey başladığından beri kendi kellemizi kurtarmak için uğraştığımızdan bu derece keyfi bir şeye vakit ayıramamıştım. Bir demircinin borcunu almak için peşimize taktığı suikastçiler hariç en azından şimdilik Kule’deyim ve bomboş oturmaktan başka yapılabilecek en iyi şey de bir kalem kağıt alıp başımızdan geçenleri bir bir yazmak.

Köle tüccarları beni yakapaça toparlayıp götürdüklerinde zaten kendimden ve flüdümden başka hiçbir şeyim yoktu. Köyün neşe kaynağı olabilirdim ama bir soytarıdan farksızdım onlar için, en ufak bir değerim yoktu. Yine de köle olmak için can atmıyordum, adamların elinden kaçmaya çalışırken kafama yediğim yumruk yüzünden kendimden geçmiştim. Tekrar kendime geldiğimde Lanetli Topraklar’ın civarında bir yoldan geçiyorduk. Oldukça uzun bir konvoyda domuz gibi görünen silahlı adamlar tarafından güvenlik ve düzen sağlanılarak ilerlemekteydik.

Ve bu arabanın içerisindeki insanlar benim bugüne kadar yol arkadaşlarımı oluşturacak grubun ilk haliydi. Bir hırsız, bir ruhban, bir şövalye ve ben. Ruhbandan yani Ranicnar’dan hoşlandığımı söyleyemem. Dik başlı, biraz salak. Kendi bildiğinin en doğrusu olduğunu düşünüyor veya genelde pek düşünmüyor. Her neyse, sonuçta ihtiyacınız olduğunda yanınızda olmasını isteyeceğiniz insanlardan. Elinden geleni ardına koymaz. Paladinimizi ne yazık ki kaybettik, talihsiz bir olay… Sırası geldiğinde anlatacağım. Hırsız ve ben iyi bir ikili olduğumuzu düşünüyorum. Özellikle de onun da emeklerini küçük göremeyeceğim küçük büyücü avında gerçekten başarılı bir takımdık.

Konvoyda tangır tungur ilerleken ve nasıl kaçmam gerektiği konusunda kafa yorarken ben birden adeta gölgelerden çıkan siyah cübbeli insanlar bütün her şeyi herkesin dikkatini üzerlerine çektiler ve arabadaki insanların kaçmasına yardımcı oldular. Bize işaret edilen karanlık deliğe atlarken bir saniye bile düşünmedim. Karanlıktan sağ salim çıktığımızda kendimizi, şimdi düşününce kafamdaki detayları tıpkı eski bir manastıra benzeyen, şimdi kullanılmayan bir yapının içerisinde çıkmıştı. Bizi takip etmiş bir kaç nöbetçiyi de, kaçarken karanlıktan çıkan adamlar tarafından öldürülmüş nöbetçilerimizin silahlarından kapabildiklerimizle hakladık. Tabii ki nerede olduğumuzu bilmediğimiz ve birbirimizden başka kimseye de güvenemeyeceğimiz için ikişerli gruplar halinde nöbet tutmaya karar vermiştik. Sanırım benim nöbetimde yanımda Ranicnar vardı, pek iyi hatırlamıyorum. Sonradan kendisinin Valehtelu olduğunu öğrendiğimiz bir adam geri geldi. Gelir gelmez kendisini odasına kapattı, dediğine göre bütün arkadaşlarını kaybetmişti ve yalnız kalmak istiyordu. Böyle bir durumda birini ne zorlayabilir ne de sorgulayabilirsiniz. Gerisin geri odadan çıkarken adamın ne hissettiği gerçekten umurumda değildi, sadece beni kurtardıktan sonra yemediği için mutluydum.

Ertesi sabah geldiğimiz karanlık delikten dışarı çıktık, yerdeki cesetlerin üzerinde her şey toparlanmış kullanabileceğimiz hiç bir şey kalmamıştı. Lanetli Topraklar’dan çıkmamız gerektiğine karar verdik. Gerçekten doğa hakkında iyi bir bilgiye sahip olmayan birisi, ki aramızda bu yetiye sahip kimse yoktu o zaman, Lanetli Topraklar’da hayatta kalamaz. Çünkü avlayabileceğiniz her hayvan ya hastalıklıdır ya da derisi gerçekten yemek istemeyeceğiniz bir renk almıştır. Mesela Valehtelu’nun bize kakaladığı yeşil benekli tavşan, onu bize verirken ne düşünüyordu acaba. Açlık ve yorgunluğa yenik düşmüş ve biraz dinlenmeye karar vermiştik. Nöbetçimizin savsaklığı saolsun, nöbet başında uyuyunca minicik bir velet bile bize tehdit oluşturabilecek sessizlikte yanımıza sokulmuştu. Babasını pumalar mı yemiş neymiş… Tek başına kalmış, bize de elindeki minicik bıçağı sallayarak kendini korkunç göstermeye çalışıyordu. Gözüme onun peşi sıra bekleyen at arabasını kestirmiştim. Yanınızda bir şövalye varken hırsızlık yapmak da çok büyük bir zeka göstergesi değil, o yüzden çocuğu da yanımıza alırız evine bırakırız diye bir ton kendim bile inanmadığım şey zırvalarken ormandan zıplaya zıplaya gelen devasa kedilerle herkes birden ayaklandı. Küçücük çocuktan bekleyemeyeceğiniz kadar cesur hareketlere şahit oldum. Heh, ama benim gibi bir cüsseye sahip bir kız için bir pumanın pençesinden kaçmak ne kadar kolaysa, onu aşşağıya yuvarlamak da gerçekten o kadar zor. Puma beni arabanın içerisinde yakalamıştı, sanırım korkudan olsa gerek bir anda kollarıma doluveren güçle o fil gibi kediyi nasıl aşşağıya yuvarladım ben de bilmiyorum. Bütün kediciklerden kurtulduğumuzda (Eor’un kolunu kaybettiğini de söylemeden edemeyeceğim. Çünkü çocuklarla aram pek iyi olmadığı için sonra yaptığım dangalak davranışı telafi etmenin bir yolunu bulmam gerekti.) Hepimiz arabaya doluşup babasının da tüccar olduğunu öğrendiğimiz Eor’u kendi şehrine götürmeye karar verdik. Hedefimiz Tekışık’a gitmekti. Çocuk en yakın köyün çok az bir mesafede olduğunu söyledi, buralardan babasıyla sürekli geçtiğine göre biliyordur herhalede diye düşünerek atları kasabaya çektik. İmparatorluk sınırları içerisinde at yasaktır, aslında şimdi düşününce aklıma geldi; madem bu çocuk Tekışık’tandı, atı nereden bulmuştu ki? Neyse artık, bu cevaplayabileceğim bir soru dahilinde değil. Kasabaya geldiğimizde beş parasız olduğumuzu düşünürsek para kazanmam gerekiyordu. Çektim flüdümü başladım çalmaya! Eskiden de Dahar Köyü’ndeyken geçimimi meydanda çaldığım müzikle kazanırdım. Veya genelde insanlar bana yardım ederlerdi ben de onların yapmaya üşendikleri işleri elimden geldiğinde yapmaya çalışırdım. Hoş ama genelde akşam yemeklerimi hancı ısmarlıyordu ya, çaktırmayalım.

Bu arada ben bu yanımdaki insanlar benim buraya düşmeden önce ne yaptığımı sorduklarında marangozun kızıyım, öyle çocuklara oyuncak yontuyorum demiştim. Marangozun kızı olduğum kısmı doğru, ama babam annem öldükten sonra bunalıma girince… Köye gelen bir tüccarın, eriyen çikolatayı andıran yüz hatlarına sahip kızıyla kaçınca marangozluktan da anlamadığım için beş parasız kaldım. Yapabildiğim tek şey flüdümü çalmak, e o da zaten beni hayatta tutmaya yetiyordu.

Kasabanın hanına girdik iyiliğinden mi yoksa bize kötülüğünden mi bilemiyorum, hancı kadın yemekler benden diyerek önümüze lapadan da iğrenç garip bir yemek koydu önümüze. Yemek ayırabilecek durumda değildik elbette, deliler gibi ağzıma tıkıştırdım kaşıkları. Han’ın duvarında TOM’un gözüne çarpan bir ilan vardı. Ormandaki tehlike bık bık bık… Para ödülünün ne kadar olacağı yazmıyordu ama “yüksek” olduğu belirtilmişti sadece. Bizde detayları öğrenebileceğimiz yere doğru yollandık. Kapısında üç tane birbirine üzerine yelpaze gibi dizilmiş hançer resmi olan evin önünde durduk. Adı da Kelle Avcıları falandı. Varyemez görünümlü bir herif kapıyı açıp özet olarak şunu söyledi; “Ormana gidin, bakın. Tehlikeyi, bulun gelin. 20 altın sizin olsun.” Ka-ching! Elbette ormana gidip bakacaktık, açlıktan nefesimiz kokuyordu.

Ranicnar kasabanın içerisindeki tapınağa gitmiş konuşmuştu o gece için orada kalacaktık yemeğimizi onlar verecekti. Ertesi sabah kalkıp hazırlandık, ben bir önceki gün biriyle konuşmuş çocuğun kolu için yapılabilecek bir şeyleri olup olmadığını sormuştum. Elinden geleni yapacaklarını söyleyip çocuğu almışlardı. Yeni bir kol çıkarabileceğini düşünmek gerçekten fanteziye özgü bir nükteydi, rahiplerin elinden çıktıktan sonra aslında görüntüsü önceden de orada hiç kol yokmuş gibiydi. Eor’un tapınakta kalmasını istediler. Biz de karşı çıkmadık, çocuk annesinin kevaşeliklerinden falan bahsediyordu. Onun yanına dönse ne olurdu.

Kasabadan ayrılmış, dışarıda bıraktığımız at arabasının yanına gittik, şövalyeyi yani Jack’i arabanın içerisinde uyuyor halde bırakmıştık o da biz kasabaya geldikten sonra uyanmış peşimizden gelmişti. En azından üç lokma aklı olduğunu düşünürsek o da yolun ortasında bir at arabası bırakmaması gerektiğine yetiyordur diye düşünmüştüm ama araba ortalıkta “atsız” bir şekilde bizi bekliyordu. Arabayı kasabanın meydanına götürüp birine yok pahasına satsınlar da cebimiz de üç gümüş paramız olsun diye düşünerek kasabaya geri yolladık. En azından meteliksiz değildik.

Ormandaki tehlikenin ne olduğuna dair en ufak bir fikrimiz bile yokken orman içerisinde abuk subuk bir şekilde İmparatorlukta konuşulan dille yazılmış bir kaç tabela gördük. Sözde korkutucu olmaları gerekiyordu ama gerçekten komiklerdi ve merakımızı daha çok cezbettiler. Dedikleri gibi insanın başına ya meraktan ya … meraktan, ne geliyorsa geliyor. Burnumuza dayanan oklar, kılıçlar sağolsun bizihaydut kampının önüne sürüklediler. Ormandaki tehlikenin ilk önce onlar olabileceğini düşündük, yani en azından ben düşünmüştüm, ama o kadar komiklerdi ki kötü bir yan bulmak gerçekten zordu. Tek kötülükleri köprüden geçmek isteyenlerden haraç kesiyorlardı e bizde de o kadar para olmadığı için, Ranicnarın üzerindeki dandik zırhı ona verdik. Köprüye yöneldiğimizde köprünün tam ortasında duran yarı çıplak dev gibi bir adamın oturduğunu gördüm, ismi Voo’ydu, barbar. (Ama kendisine barbar denmesinden hiç hoşlanmıyor.) Dediğine göre büyük büyük büyük babası Brito bir ejderha avcısıymış, elinde sallayıp bize gösterdiği balta da onun bütün o ejderhaları kestiği kudretli baltaymış. Neden ona para borçlandığımızı hatırlamıyorum, sanırım bizimle gelirse ona para vereceğimizi söylemiştik ve bu sayede de köprüden geçebilecekti. Sonuçta bizimle geldi ve onun gibi birini tanıdığım için gerçekten mutluyum. Çabuk düşünüp kazara doğru kararlar alabiliyor ve kendine özgü bir adalet anlayışı var.

Köprüden geçtikten sonra bir şekilde bir tapınak bulduk, büyüyle uzaktan yakından bir alakam yoktur ama tapınaktaki kötücüllüğü sezmek bir odun için bile yeterince kolaydır herhalde. Voo kapıyı açtığında inen tokmak kapıda tam tokmağın şeklinde bir delik açtı. Aralıktan içeriye baktığımızda içeride birilerinin olduğunu ama düşen tokmağın onları hiç rahatsız etmediğini fark edince gerçekten bir gariplik olduğunda anlaştık. Aralıktan ben en iyi görebildiğim hedefe bir ok sıktım. Kapıyı ardına kadar açtık içeri girerken Ranicnar birden bayıldı, attığım okla dikkatleri bize çevrilen insan olduklarını düşündüğüm yaratıkların hepsi bize döndüler. Yaratık diyorum çünkü hiç biri insanlıktan ufak bile pay alamamışlardı, bunlar fareydi. Voo’nun muhteşem baltası ve güçlü elleri fareadamların çoğunun hakkından geldi.

İçeride bir kuyu vardı ve oldukça derin görünüyordu. Ancak Voo aşağı kata indiğinde kuyunun hemen oracıkta bittiğini söylemişti. TOM’u belinden bağlayıp kuyuya mı sarkıttık, aşağıda bittiğini gördüğümüz yerden dürtmeyi mi denedik, abuk subuk şeyler yapıyorduk. Sonunda Voo bu saçmalığa katlanamadı ve hepimizi birden kuyudan aşağıya attı. Biz de kendimizi birden bire Tek Işık’ın ortasında bulduk.

Haliyle birden bire beş kişi birden bir yerde belirince ufak bir kargaşa çıktı ama hemen oradan sıvıştığımız için, pek de sorun olduğunu söyleyemem. Sonrasında ne yapacağımızı düşünmek için bolca vaktimiz oldu. TOM bir kütüphaneye gidip harita bulacağını söyledi. Sanırım o zamandı, biri bize Cüce Krallığı’na gidip vermemiz gereken bir paketten bahsetmişti. Yolumuzu belirleyebilmek için haritaya ihtiyacımız oradan geliyordu. Grubumuzdaki insanların bazen akıl sağlığından şüphe ediyorum, çünkü bu sefer de en azından diğerlerine göre mantıklı davrandığını düşündüğüm TOM kütüphaneden bulduğu haritayı çalmaya kalkmıştı. Tahmin edilebileceği üzere onu yakaladılar, işkence etmeye kalkmışlar bir de üstüne. Onu kurtaran –veya daha büyük bir boka saplanmamıza sebep olan mı demeliyim, Valehtelu Kule’ye gitmemizi yoksa kellesini alacağını söylemiş. Biz de zaten gökyüzüne bakınca rahatlıkla görünen Kule’ye doğru yola çıktık.

Bir kaç günlük mesafeyi kat ettikten sonra kuleye vardık. Yolda karşılaştığımız insanlara Kule’ye nasıl gidebileceğimizi sorduğumuzda bize deli gözüyle bakıyorlardı. Dedikoduya göre Kule’deki kötü kalpli büyücü insanları kaçırıp üzerlerinde deneyler yapıyormuş. Kule’de zaten normal birini bulabileceğimizi düşünmüyordum ama kendimizi kurtarmak için gitmeye karar verdiğimizi düşünürsek, gitsek de gitmesek de ölebileceğimizin farkındaydık. Kapıyı açan kulenin aşçısıydı. Bizi içeri davet etti. Gayet zararsız ve sıcak kanlı görünüyordu. Yemek odası havasında bir yere geçtik. İçeride Bay S adında biri bizi bekliyordu. Duvardaki resimler eski zamanları anlatan illustrasyonlarla bezenmişti. Büyücü Pendragon’la tanıştık. Duvardaki resimlerin hikayelerini dinledik, mahşerin dört atlısıyla ilgili bir şeylerdi. Çok dikkatli dinlemedim. Dediğine göre Büyü tanrıçası Shea ve onun takipçileri yoldan çıkmıştı. Pendragon’da artık onun izinde değildi. Shea’nın minionları fareadamlar gibi likantrofların temizlenmesi gerekiyordu. Biz bunları konuşurken çalan kapıyla TOM yerinden kalktı. Döndüğünde elinde bir parşomen vardı, Valehtelu gelip vermişti. Bizi kuleye gönderme sebebiydi. Parşomeni aldıktan sonra silah tedarik etmek için kasabaya indik. Pendragon kendisini kefil göstererek borç yazdırabileceğimizi söylemişti. Demirciye gidip bir şeyler aldık, o zamandan beri de peşimizde yaklaşık olarak bin altınlık borcu almak için suikastçiler var.

Parşomende KÖYDE bir büyücünün olduğu ve onu bulmamız gerektiği yazıyordu. Hala daha tam olarak ne yazdığını bilmiyorum çünkü TOM sürekli lafı ağzında dolandırıyor. Sonuç olarak hep birlikte köye gittik. Kapısında daha önceden de tanıdığımız üç hançerli logoyu görüncü herkes oraya doğru gitti. Oradan bir şey öğrenemeyeceğimizi, zaman kaybettiğimizi düşündüğüm için onlardan ayrılıp Han’a gittim. Eğer köyde büyücü olduğundan şüphe ediyorsanız köyün delisini bulmak ve onunla konuşmak kesinlikle yapılabilecek en doğru iştir. Ya deli denen büyücüdür, ya da büyücüyü gördüğü için delidir. Hancıya bu civarda kaçık birilerinin olup olmadığını sordum, bana BİDİBİDİ’nin yerini söylemesi de çok da zor olmadı. Ufak bir oyunla da olsa ondan büyücü olduğunu düşündüğü adamın evini öğrendim. Dediğine göre köyün aktarıydı. Camdan içeri bakarken bir anda korkunç gözleriyle önüme çıkıverdi. Özür dileyerek kapıya geçtim. Lafı ağzımda geveledim ve sonunda özürdileyerek oradan uzaklaştım. Çünkü adamı karşımda görüp ne diyeceğim konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Ne yapacağımı düşünürken deliyle konuştuğum sırada duyduğum patırtı geldi aklıma, guardlardan birine onun ne olduğunu sordum. Adam bana arkadaşlarımın tariflerini verdi ve manyakların Khea tapınağına girip herkesi öldürdüklerini söyledi. Voo, Jack ve Ranicnar yakalanmışlardı ve büyük ihtimalle idama mahkum edileceklerdi. Ben bunları konuşurken guard bana garip bir şekilde bakıp bir şifre sordu. “Suların kırmızı olduğu gün,”, ne olduğunu anlamadım ama bu gibi durumlarda çok ikna edici olabiliyorum. Bir insanı etkilemek bazen benim için çok kolay olabiliyor. Şifrenin geri kalanını da bomboş gözlerle havaya bakarak ağzından kaçırıverdi; “…bizi inancımız kurtaracak.”. Onu sarsıp kendine gelmesini sağlayınca şifrenin kalanını da söyledim. “Gel benimle.” diyerek köyün dışına çıkardı. Ormanda dikkat etmem gereken ağaçları söyledi ve dönüp gitti. Ben ormana doğru ilerlerken TOM’la karşılaştım. Gün batana kadar gelmezsem arkamdan gelmesini söyledim ve bana verilen talimatları bir bir ona da anlattım.

Son meşe ağacının altına geldiğimde şifrenin tamamını söyledim ve nereden çıktığını anlamadığım bir kadın birden önümde beliriverdi. Valehtelu’dan ve büyücüyü bulmam gerektiğinden bahsettim. Bana bir ok verdi, dediğine göre büyücünün güçlerini paralize edecekti. TOM’la birlikte sabah şehre geri döndük ve şehre girdiğimiz anda bir bildiriyle karşılaştık, dün Khea tapınağına girip bütün rahipleri öldüren üç kişinin akşam gün batarken idam edilecekti. Doğruca büyücünün yani sözde aktarın evine gittik. Adam beni görünce yine mi sen dercesine baktı. Adama ağzımda gevelediğim bir şeyler söylerken birden aklı başından gitti ve TOM’a önceden kararlaştırdığımız gibi oku boynuna saplaması için işareti verdim. Ok boynuna yerleştiğinde canı acıdıysa da büyüsünü kullanmaya girişti ama hiç bir şey olmadığını fark edince elimde hançerin kabzasını çenesine geçirdim ve yere düştü. Kendisine geldiğine onu bir sandalyeye domuz gibi bağlamıştık. Ufak bir işkence sekansından sonra Shea tapınağının nerede olduğunu öğrendik. Kanla bağlanan bir anlaşma imzaladım, onu öldürmeyeceğime dair. Ama dilini kesmeyi akıl ettim, bu onu öldürmeyecekti ne de olsa. Sonra avazım çıktığı kadar bağırarak dışarı çıktım. Haliyle bütün guardlar başımıza toplandı. İçeride bir büyücü olduğunu ve canıma kast ettiğini haykıyordum. Adamı da bizi de yakapaça garnizon komutanlığına götürdüler. Beni götürdükleri yer komutanın odasıydı. Elimden geldiğinde korkmuş görünmeye çalışıyordum. Ona büyücünün canıma kast ettiğini o yüzden onu etkisiz hale getirmek için onu sandalyeye bağlayıp dilini kestiğimi söyledim. Dün ki Khea tapınağında yapılan vahşi katliyamın da bu büyücünün marifeti olduğunu belirttim. Arkadaşlarımı şeytani büyüsüyle manipule etmişti, akılları başlarında değildi. Komutan şansıma bana inandı ve arkadaşlarımı da beni de serbest bıraktı. Akşam güneş batarken hepimiz birlikteydik. Yalnızca Jack ölmüştü. Üzgün olduğumu söyleyemem, evet iyi biriydi, ama grubun içerisinde sürekli beyni iyiliğe çalışan biri olmasının pek hoşuma gittiğini söyleyemem.

Büyücüden öğrendiğim tapınağa gittik. Garip bir girişi vardı. Ayak izleri dışarı doğru çıkıyordu sadece. En azından içeride az kişi olacağını düşünüyorduk. Daha önce öldürdüğümüz fareadamların olduğu tapınaktaki gibi bir tuzakla karşılaştık yine. Hiç birimize zarar gelmedi ve içeri girdiğimizde kimse yoktu. Voo odadaki heykeli parçaladığında her şey birden kırıp dökülmeye başladı, doğaüstü bir güçle tapınak sarsılıyordu. İçeride biri vardıysa eğer hepsinin öldüğünden emin olabilirdik. Dışarı çıkanları beklemeye koyulduk. Bir kaç saatlik bekleyişten sonra TOM biraz mahçup bir şekilde fareadamların gelmeyeceklerini söyledi ve cebinden avcumun içerisine sığmayan mavi bir elmas çıkardı. Dediğine göre tapınağın yıkılmasının sebebi bunu almasıydı. Sonrasında garip bir şekilde gözümü açtığımda Kule’deydim ve genzimi yakan bir duman kaplamıştı her yeri.

Kendimi zar zor odadan dışarı attım. Voo ortalarda görünmüyordu ama TOM ve Ranicnar oradaydı. Daha önce orada olmadığını fark ettiğimiz bir kapı da karşımızda bizi bekliyordu. Bütün kapıları denedik ama hiç biri açılmadı. Tek şansımız o kapıydı, kolayca açıldığında taştan yapılma bir koridora çıktık. İlerlediğimizde karşımızda bir kapı daha gördük. Açmamızla beraber karşımızda uçsuz bucaksız bir çayır gözlerimizin önüne serildi. Çayırın ortasında öylece duran bir kapı görmek her gün karşılaşabileceğiniz bir şey değil. Biz nereye geldiğimizi nasıl geldiğimizi anlamaya çalışırken Pendragon’un silüeti beldi. Buradan çıkmamız için bizim bir anahtara ihtiyacımız olduğundan bahsediyordu. Onunla konuşmamız bittikten sonra ilerlemeye karar verdik. Nerede olduğumuz konusunda en ufak bir fikrimiz bile yoktu. Uzun bir yürüyüşten sonra çayırın ortasında bir vahaya denk geldik. Ben ağaca çıkıp olabildiğince uzağı görmeye uğraşırken birden nereden çıktığını anlamadığım fareadamlar sardı çevremizi. Ağaçtaki konumumu bozmadım ama fark edildiğim için beni de aşağıya indirdiler. TOM garip bir şekilde konuşmaya başladı, fareadamların konuştuğu dili konuşabiliyordu. Dediğine göre onun seçilmiş kişi olduğunu söylemişler ve onu bir kuyuya götürdüler. Salak RANICNAR kutsal sembolunu kırdırdı o yaratıklara ve şu anda bir sembol bulamazsa ihtiyacımız olduğunda bizi iyileştirecek büyüyü yapamayacak, kısacası bir işe yaramıyor.

Fareadamların peşi sıra gitmeye başladım geçen konuşmaları anlamıyordum, sonunda bir deliğin oraya geldik ve bizim de eğer onlardansak o delikten geçebileceğimizi söylediler. Önden onlar gittikleri için, arkalarından gitmeye ihtiyaç duymadık ne de olsa hiç birimiz ufak bir fareye dönüşemiyorduk. Aklımıza gelen tek mantıklı şey az önce TOM’un Shea’yla konuştuğu kuyuya geri dönmekti. Göz kararı bir yol belirleyip kuyunun olduğunu düşündüğümüz yere doğru ilerlemeye başladık ki yanılmamıştık da. Aklımıza gelen tek şey kuyunun içerisine atlamaktı. Ancak kimse kuyuya atlayamıyordu, atladığını düşünüyordu ama görünürde hiç içerisine girmeye yeltenilmiyordu bile. En sonunda Ranicnar’da TOM’un elinden elması alıp aşağıya fırlattı. Bizim gibi onun da gelmesini bekliyorduk ama hiç bir şey olmadı. Çıkışımızla alakalı tek şey o elmastı ve onu da abuk subuk bir yerde, abuk subuk bir kuyunun içerisine atmıştık. Sonra yapacağımız tek şey burada boş boş oturmaktansa, çevreyi dolaşmaktı.

Valehtelu’nun olduğu kaleyi de bulmamız da bu şekilde oldu. Aslında Valehtelu değil de Mahşerin Dört Atlısı’ndan biriymiş, Kıtlık’la karşılaştık. Elması almak istediğini söyledi bize. Eğer elması istiyorduysa gelip alması gerektiğini söyledik ama olduğu yerden ayrılamıyor gibi görünüyordu. TOM odadaki kütüphanenin önünde kitapları karıştırıyordu. Ona doğru gittiğimde kütüphanenin üzerinde yazan şeyin ne olduğunu sordum okuduğunda kütüphane açıldı ve arkasında büyük bir akvaryumun olduğu oda gibi bir yer açıldı. Bu sırada Valehtelu’ya daha doğrusu Kıtlık’a elmasın yanımızda olmadığını, onu kuyunun içerisine attığımızı söyledik. Kuyu birden kalenin zemininden çıktı elmas da oradaydı. Elması alıp akvaryumun içerisindeki şeyi de aldıktan sonra tekrar girdiğimiz kapıya doğru koşturmaya başladık. İhtiyacımız olan anahtar elimizdeydi ve açılmayan kapı sonunda açılmıştı.

Kendimize geldiğimizde de kasabanın birinde, handa uyuyorduk. Başımızdaki kadın yaralarımızı sarmış, bizimle ilgilenmişti. Dediğine göre ormandaki korucu bizi bulmuş ve buraya getirmişti. Teşekkür edip oradan ayrıldık. Kule’ye gitmemiz gerekiyordu. Bildiğim her şeyi birbirine karıştırmıştım. Pendragon veya Bay S’yle konuşabilirsek her şeyi anlayabileceğimi düşünüyordum. Her neyse Kule’ye vardık ama hiç bir şey beklediğim gibi değildi. Olanları anlattım ama Pendragon’da Bay S’de yüzüme boş boş bakıyorlardı. Anladıkları tek şey benim bir deli olduğumdan öteye gitmezdi herhalde.

O gece kulede konaklayıp ertesi gün kahvaltıda Bay S’nin, “Benim kullanmadığım ve kullanmayacağım yaklaşık bin altınımın olduğu bir yer var. Onu alabilirsiniz.” demesiyle tekrar yollara düştük. Kasabaya gidip garip rüyamsı olayda kırılan yayımı değiştirmeye karar verdim. Voo’da kendisine bir kaç silah dövdü. Sonra da oyalanmadan gitmemiz gereken yere doğru yola çıktık. Ormana girdiğimizde daha önce Kule’ye giderken karşılaştığımız bir çoban vardı, onun köyü olduğunu düşündüğüm bir köye denk geldik. Çünkü ormanın içerisinde bir köy olduğunu söylemişti. Oraya gitmek istemiyordum, geçen sefer o çocuğun elinden zor kurtulmuştum; benimle evlenmek istiyordu. Ben her ne kadar oraya gitmemek için ısrar etsem de Voo ve Ranicnar girmek için en az benim kadar ısrarcı davranıyorlardı. Onlara hak verebilirim, sonuçta aç ve susuzduk. Ruhban, Voo’dan önce döndü, onu içeri almamışlar sanırım sebebini sordum ama cevabını dinlemedim. Sanırım ruhban olmasıyla ilgili bir şeydi. Sonuç itibariyle Voo bir kaç saat sonra elinde çuval dolusu yemekle geri döndü. Gerçekten güzel kokuyorlardı. Oturup bir şeyler yemeye karar verdiğimiz sırada, jaguarın teki üzerimize atladı. Voo’nun korkunç tekniğinden büyük ihtimalle hayvan kuyruğunu kıstırıp arkasına bakmadan uzaklaştı. Ama ruhban ciddi bir şekilde yaralanmıştı. Köye girmeyi hala daha istemiyordum ama onu yaralarıyla ilgilenebilecek birine ihtiyacımız vardı. Bizi bir çadıra yönlendirdiler. O gece orada konaklamaya karar verdik. Han’da otururken çoban çocuk beni gördü ve yanaştı, tanımamazlıtkan geldim. İşe de yaradı.

Ertesi gün yola çıktığımızda ormanın içinden ilerlemeye devam ettik. Bir süre sonra sebebini anlamadığımız bir şekilde orman soğumaya başladı. Hatta öyle ki o kocaman ağaç gövdeleri bile elimizi yakacak kadar buz kesmişti. Ben Ranicnar’ın donmaması için uğraşırken Voo da bu soğumanın nedenini öğrenebilmek için ormanın daha da derinlerine doğru ilerledi. Kısa bir zaman sonra geri döndüğünde soğumanın ağaçları etkilemediği yere doğru ilerleyip kuru yanabilecek ağaç dalları toplayıp soğumanın sebebi olduğunu düşündüğü bir futbol sahası genişliğindeki ağacın dibinde yakmaya başladı. Ağaç gözle görülür bir şekilde terliyordu. Sonraki hamlesi de o kocaman kılıcını çekip ağacın gövdesine vurmak oldu, ve korkunç bir gürültü çıkararak gökten buz parçaları yağmaya başladı. Kendimizi kurtarmak için oradan biraz uzaklaştık ama soğuğun gittikçe hafifleyişi Voo’nun doğru bir şey yaptığının kanıtıydı. Karşımızda bize kızgın kızgın bakan bir büyücü vardı, korkudan sanırım ne konuştuğumuzu tam olarak hatırlamıyorum. Oradan olabildiğince çabuk uzaklaşmaktan başka bir şey istemiyordum.

Yolumuza devam ettik. Ormanın kıyılarına doğru, ateşin başında oturan bir cüceyle karşılaştık. İsmi Findor. Hemen arkasından da arkadaşı Maverick geldi. Dediklerine göre ormanın içerisinde doğal yaşamın dengesini bozan bir büyücü vardı, ki o da bizim az önce karşılaştığımız büyücüydü büyük ihtimalle, onu bulmak için buraya gelmişlerdi. Ranicnar’ı yanlarında bırakıp Voo’yla beraber ormana doğru ilerlemeye başladık. Etraf tekrar soğumaya başlamıştı. Birden Voo yanımdan rüzgar gibi geçerek çalılarnı içerisinde bir şeye vurdu, devrilen Maverick’ti ve bizi takip ediyordu. Her neyse kısa bir bakışmanın ardından Voo’yla bunun sorumlusu olarak herhangi bir vahşi hayvan olacağına karar verdik. Ben Maverick’i elimden geldiğince hızlı bir şekilde kamplarının oraya sürüklemeye çalışıyordum ki, ağaçların arasından küçücük bir ejderha çıktı. Kanatlarının ucundaki küçük pençelerle oramı buramı çiziyordu. Baş edemeyeceğimi anladığımda avazım çıktığı kadar bağırarak yardım istedim ve herkes başıma toplandı. Voo ejderhanın işini kolayca halletti, dedesiyle anlattığı hikayeler gerçeti herhalde. Adeta bunu yapmak için doğmuşçasına hareket ediyordu. Aksi yönde büyücü belirdi. Ben ejderhanın darbeleri yüzünden yere yuvarlanmıştım, ok çekip çıkarmak çok da mantıklı gelmemişti. Yerden bir avuç toprak alıp büyücünün suratına fırlattım sonrasında yere yığıldığım için kimin onu devirdiğini görmedim.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.